Uzundu saçlarımız…

Zaman acımamıştı ona… Ellisini devirmiş, adeta kırağı tutmuştu.

Yüzüklerin Efendisi’ndeki ‘Gandalf’ gibiydi.

Ve tabi ihtiyar esprilerimin hedefi…

Dozu artırdığımda dayanamaz, asılırdı saçlarıma…

“Oğlum bir gün sende kadayıfa döneceksin” derdi.

Bazen de o, deli ederdi beni.

Pencereden fıstık atmak nedir ya...

Dayanamadım, bir gün;

Yakın bir arkadaşına durma bunun yanında, duracaksan da tetanoz aşısı vurul demiştim.

İçine oturmuş belli ki…

Ertesi gün giymişim takım elbiseyi, tiril tiril…

Kolayı boca etmez mi üstüme.

Hak etmiştim.

Kızmıştım ama keşke kızmasaymışım. İnsan özlüyor be.

Of…

Ayarlarını bozmadığım zamanlarda içine atanlardandı.

Belki de bu yüzden sessiz, sedasız yaşadı ama kelimeleri fırtına koparırdı.

‘Su Perileri ve Serpantinler’i yazarken, aslında hayatın ta kendisini anlatıyordu.

Bir yanı düş, bir yanı yol…

Her ne kadar “öylesine bir ömür oğlum benimkisi…” dese de…  Dizelerin efendisi ömrünü aktarıyordu o satırlarda.

Öyle ya da böyle hayatın kalabalığında çok bağırmadan, görünmeden yürüdü…

Ama bıraktığı dizeler, bir dağ rüzgârı gibi insanın içine işledi.

Hey gidi ÖMER NAZMİ YAVUZ… Ne özlemişim seni.

Kelimeleriyle yürüyen adam…

Dört yıl önce bugün verdik toprağa. Acelesi varmış gibiydi, çünkü saat henüz 15.20’ydi!

Arkandan konuşuyorum Ömer Nazmi… Adın geçince tetanozu, arabama her binişimde aldığım 1 TL’leri anlatıyorum.

Bu arada haberin olsun, artık ak düşen saçlarımı kestirdim.

Sana yakıştığı gibi bende durmadı Gandalf’im!

Artık ihtiyar şakaları yapamıyorum sen geliyorsun aklıma getiremiyorum sonunu.

Yattığın yer incitmesin.

Hani şairler ölmez derler ya, duruyor kitabın rafta…

Bir gün bir şiir açılır, çıka gelir aklına derler ya…

Hadi son sözü sen söyle…

Benim için ‘Fırtına Konçertosu’nu oku…

 

Kaçak geçtim akşamın sınırından

düş asmalarından kopardım bir salkım şaraplık sözü

ruhun da duymadı

ruhbanın da;

iyi bilirim mülteci sıkıntısını

sığıntı olur adam bilmediği el diline

ve de kendine…

elin el ellerini ısıtırken yaban sahilde

bakışlarını başkasına kırparken kirpiklerin

tek koruk tanesi yeter sarhoş gezmeme…

 

bilmelisin

meyhanesini göğsünde taşır gidenler

gayrı yüzümü göremez üzüm karası gözlerin

bağ da senin olsun

bahçe de!

 

gecenin boş salonunda yürüyorum artık

loş duvarlarda yankılanıyor ayak seslerim

bir elim cebimde

diğerinde sihirli değnek…

üzerimde yağmurlu frakla çıkıyorum sahneye

ardımda rüzgâr

ve kiraz ağacı

ve söğüt..

ve deniz dalgası bir yanımdayken

buz ayazla

poyraz bekliyor işretimi

bir de yıldız.

 

terim kanıma karışıyor rüzgârın ilk çığlığında

birden inliyor düşen yapraklar

kırılıyor dalgaların vurduğu her yer

donduruyor ayaz ıslığı

poyraz söküyor tenimi benden…

 

dinliyorum kendimi…

 

eğer öldürmezsem içimdeki maestroyu

asla bitmeyecek bu fırtına konçertosu!

 

Ruhun şad, mekanın cennet olsun…